Cuma, Temmuz 03, 2009

AYSUN KAÇAR :)

14:00 itibariyle 15 günlük yıllık iznime başlamış bulunuyorum!
Canım Arkadaşım Emel beni satmamış olsaydı Alaçatı-Çıralı-Marmaris olacaktı!!
İlk istikamet Gönen kuzen düğünü, küçük bir Erdek kaçamağı sonrası olay nasıl gelişirse plansız!
Heyyo!

Perşembe, Temmuz 02, 2009

KATLİAMIN ÜZERİNDEN 16 YIL GEÇTİ UNUTMADIK SİZLERİ!

2 TEMMUZ 1993' de son derece organize bir şekilde şeriatçı yobazlar tarafından canlı canlı yakılan 37 can'ın acısı hala yüreğimde. Bu belgeseli izlerken gözyaşlarım sel oluyor. Saz çalıp, türkü söyleyen, içinde insan sevgisi, dostluk ve barış olan insanlar,aydınlar yazarlar, türkülere gönül vermiş küçücük çocuklar......

ONLARIN çaresizliği, karanlıkta ölümü beklemelerine empati bile yapamıyorum. Gözü dönmüş caniler, Din arkasına, (sözde) müslümanlık arkasına saklanarak başka canları alma hakkını nasıl kendilerinde görüyorlar. Bu hangi dinde var olabilir? Bir gün önce yol çalışması (?) için dökülen kaldırım taşlarıyla önce camları kırdılar. Sonra arabaları çevirip yaktılar, otelin perdelerini tutuşturdular. İçeridekiler ya linç edilecek ya da canlı canlı yanacaklardı. Ellerin de benzin bidonlarıyla görüntülenmelerine karşın doğru düzgün kimse ceza almadı. Refah-Yol hükümetinin adalet Bak.anı Şe.vk.et K.az.a.n tarafından savunuldular. Bu yaratıklar şekil değiştirerek aramızda yaşamaya devam ediyorlar. İlk fırsatta gerçek özlerine dönecekler. Alevilere yapılan bu katliamlar sadece ulaşmak istedikleri düzenin provasıdır. Kendi düşüncesinden, inandığından farklısı yakma, palayla kesme hakkını kendinde gören gözlerini kan bürümüş yaratık topluluğu sessizce çalışmalarına devam etmekte.

Adamlar "Kahrolsun Laiklik" dedi. "Cumhuriyet Sivas'ta kuruldu Sivas'ta yıkılacak" dedi. Devlet sağ duyulu davrandıkları için Sivas Halkına teşekkür etti. Ne polis, ne asker yeterli önemli aldı. Saatler geçmesine rağmen hiç bir yardım gelmedi. Bir nevi ölüme terk edildiler. Bir de aynı otel dalga geçilir gibi orada yananlar insan değilmiş gibi kebapçı yapıldı. Yazılacak öylesine çok şey var ki! Bu ülke de farklı olana yapılan eziyetler, katliamlar öylesine çok ki! Ermeni, Alevi, Rumu,Kürdü, Çerkezi, sadece farklı düşüneni yargılamak, en ufak kıvılcımla sokaklara dökülüp insan avı başlatmak çoğu insan için sıradan bir şey ki kolayca bu kadar kalabalıklar oluşuyor.

Durup düşünmeden, sadece duyduklarıyla bu noktaya gelen insanlarla birlikte yaşamak beni çok korkutuyor.

Can DÜNDAR - SİVAS KATLİAMI BELGESEL- O GÜN

Perşembe, Haziran 25, 2009

Babam Katil!


Korkmadan izlediğim ilk ve tek katil Dexter'ın yavrusu :)

4. Sezon 27 Eylül'de başlıyormuş!

Cumartesi, Haziran 20, 2009

YUVA - KÖPEKBALIKLARI


Torrent olayını çözdüğümden beri ufkum genişledi. Artık film,belgesel,müzik için sınırsızım :) Buna bayılıyorum. Hiç bir şey için zamanlama yapmama, kaçırmamaya uğraşmaya gerek yok. İstediğim zaman net sayesinde ulaşabilirim.



HOME-YUVA'dan her zaman ki gibi bloglar sayesinde haberim oldu. Geçtiğimiz günlerde oturdum pcmin başına hayretler içinde sürüp giden bu görsel şöleni izledim. Hayrete düştüm, üzüldüm.... bir sürü duygu altında karmakarışık oldum. Bizler neler yapmışız güzelim Yuvamıza! Petrol'ün keşfi tüm süreci hızlandırıp, yaşamsal döngüyü hızla bozmuş. En çok petrole sahip ülkeler en az yaşam refahına sahip olanlar olması çok acayip. Dünya üzerinde ihtiyacı olandan fazlasına sahip olmak isteyen, dünyayı bu hale getiren tek bir canlı var. İNSANLAR! İhtiyacından fazla balık avlayan, ağaçları kesen, doğal ürüme şekilleri bozan..... hep daha fazlasını isteyerek bu hale getiren bizleriz. Nasıl gün ışığına çıkmadan, otlamadan , sürekli açık bırakılan ışıkla, göğsüne enjekte edilen sıvılarla yetiştirilen tavuklar varsa bunların et için yaratılan büyük baş hayvan çiftliklerini görmek beni çok üzdü. Bu hayvanları daha hızlı gelişmesini sağlamak için getirilen katkı maddeli yiyecek, kamyonlarla dünyaya sevk edilirken harcanan petrol... Keşke vejetaryan olabilsem dedim! Keşke insanlar hafta da bir kaç gün daha az yiyerek ne kadar çok şey yapabileceklerini anlasalar!



Bu izlediğim belgeselden çok daha fazlasını içeriyor. İzlediğiniz tüm sinema filmlerinin üstünde bir görsellik içeriyor. 3 yıl boyunca 54 ülke de çekim yapılmış. Bir sürü firma sponsor olmuş. Umarım gerekli bilinç oluşturulur. Şu sera gazı illetine tüm ülkeler bir yasak getirir. İnsanlar neden mevsimi haricin de yetişmiş, doğal olmayan sebzeleri yemekte bu kadar ısrarlılar, anlayamıyorum. Sonrasın da kanser vakaların da patlama yaşanıyor. Ne yediğimizi bile bilmiyoruz ki! Hoş mevsimin de yediğimiz sebzelerin tohumu da İsrail'den gelen genetiğinden emin olamadığım tohumlar ya!




Üstüne bir de Sharkwater'ı izleyince ben tamam oldum. Sadece yüzgeçleri için katledilen milyonlarca köpekbalığı cesedi gözlerimin önünden gitmiyor. Neden peki? Tadı, tuzu olmadığı (pişirilirken et yada tavuk suyu ekleniyormuş) halde bazı Uzak Doğu ülkelerin de Köpek Balığı Yüzgeci çorbasının statü, mevki göstergesi olması. İnsanlar sadece daha zengin oldukları çevresindekilere ispat edebilmek için düğün menülerine, ziyafet menülerine ekliyorlar.

Korkunç bir para dönüyor! Petrolden sonra en büyük parayı bu iş kazandırıyor. Centlerle avlanan balıklar talep olan yere ulaştığın da kg 200$ dan satılıyor. Sürülerin çiftleştiği dünya mirası ilan edilmiş adaların hükümetler fakir, mafya ve yaptıkları katliam karşısın da çaresiz. Halbu ki halk da bu doğal güzelliği yakından izlemek için gelen turistlerden para kazanıyor...



Fok balıkları sevimli, göze daha güzel görünüyor diye her yerde destek görüyor, engellenmeye çalışılıyor. Kahrolası Jaws filminden sonra hepimiz de oluşan antipati sayesin de yapılan kıyım hiç birimizin umrunda değil. Bu belgeseli köpek balığı sevdalısı genç bir (su altı fotoğrafçısı, biyolog) adamdan (Rob Stewart) dinlerken aslında ne kadar da yanlış bilgilerle, ön yargılarla dolu olduğumu gördüm, utandım. Keşke onlar için daha fazlasını yapabilsem dedim. O koca cüsseleriyle aslında bizden ne çok korktuklarını, verdikleri tepkilerin sadece korkudan olduğu ve daha bir çok şey öğrendim.

Belgesel bitmesin istedim... Bir şeyler değişsin istedim....


Dünyanın yaşamsal döngüsünü Okyanuslar kontrol edip, düzenliyor. Biz her zaman yaptığımız gibi ona da müdahale edip sonu hızlandırmaktan geri kalmıyoruz. Bu aç gözlülük neden anlayamıyorum.

........Kıtalar daha şu anki şekillerini almadan ve dinozorlar dünya üzerinde var olmadan önce temelde neredeyse hiç değişmeden burada oldukları dışında temelde neredeyse hiç değişmeden burada oldukları dışında, çok az şey biliyoruz. Dünya üzerinde ki yaşayan en yaşlı canlılardan biri. Neredeyse diğer bütün canlılar değişir veya yok olurken köpek balıkları nasıl hayatta kaldılar?

......fakat köpekbalıklarını fotoğraflamak düşündüğümden daha zordu.Bizden ölesiye korkuyorlar. Köpekbalıkları bizleri yalnızca gözleri ile görmezler.Enerjimizi hissedebilirler...ve onlar beni bir tehdit unsuru olarak gördüler.Köpekbalıkları 400 milyon yıldan fazladır buradalar. Dinozorlardan 150 milyon yıl önce kara üzerindeki hayat daha yeni başlamışken,atmosferde az miktarda oksijen vardı ve yalnızca 2 kıta bulunmaktaydı.Bu dünyayı köpekbalıkları şekillendiriyordu. Yaşam denizde evrimleşti. İlk hayvanlar çok ufaktı,tek hücreliydiler.Bunlar, algler, mercanlar ve ufak planktonik hayvanların oluşumuna yol açtı. Bunları, kalamar ve yumuşakçaları da içeren birçok omurgasız takip etti. Ağza sahip ilk omurgalılardan biri ve 400 milyon yıldır değişmeden kalan tek büyük hayvan köpekbalığıdır. Okyanusun evrimleşen yeni canlıları,kendi avcıları tarafından şekillendirildiler.....



Tutuklanmayı, öldürülmeyi göze alıp mücadeleye devam eden, halkı bilinçlendiren bu insanlara teşekkür ediyorum. Gerçek bir hikaye izlemenin heyecanıyla sona nasıl gelindiğini bile anlamadım. Ve evet zaman zaman O'nların türümüz yüzünden maruz kaldıkları barbarlık arşısında göz yaşlarımı tutamadım. Üşenmedim bu kadar yazı yazıdm. E e e artık izleyin bi zahmet!

Pierre Loti Tepesi-Teleferik-Enfes Çay

Kaç defa yeni yazı yazmak için niyetlensem de elim bir türlü gitmedi. Bu gezimiz de iki hafta öncesine ait olmakla birlikte ancak yazılabiliyor. Can sıkıntısı doğrultusun da plan yapılır. Önce Eyüp Sultan Camisine gidip dua ettik. Benim içine girdiğim ilk cami odur. Yeri ayrıdır bende. İnançlı bir insanım ama dindar değilim. Herşeyi kendi içime sindiği, mantığıma uyduğu şekil de yaşamaya çalışıyorum. Küçükken yaz tatillerin de cami de verilen Kuran eğitimi beni hep korkuturdu (sanırım başarısız olmak, o zor alfabeyi öğrenemememekten korktum.) Arkadaşlarım camiye gittiğin de kardeşime alınan bisiklette dakikalarca gezerdim.

Orta okulda tüm duaları rahatlıkla ezberledim. Hepsi hala da aklım da :) Annemin girişimleriyle mahalleden sevdiğim bir ablayla sadece cüz'ü yarıladım. Arapça bana çok uzak bir dil. Neden bunları yazıyorum. Yazarken fark ettim ki benim ilk camiye girip dua edişim 26 yaşıma ve yine Eyüp Camiine takebül ediyor. İçeride kendimi huzurlu hissediyorum. Ailemin beni bu konu da özgür bırakmış olması, her hangi bir zorlamaya maruz kalmamış olmak çok güzel.


Sonrasın da teleferikle Piyer Loti'ye çıktık. Başta korkarım diye düşünmüştüm ve evet hafiften panik yaptım, sonra kendimi sakinleştirdim.Karşımda oturan turist çiftin sakince gülümsemesi iyi hissettirdi :) Canım annem telf.nun kamera özelliğini bulmakla meşgüldü. Gözünüzün alabildiğine Haliç Manzarısı çoook beğendim. İlk boş vaktiniz de gitmenizi tavsiye ediyorum.

Ulaşımı zor olduğu için nadiren gidilebiliyordu. Eyüp'te yaptırılan Teleferik çok akıllıca bir yatırım olmuş. Bir akbille enfes manzara izleyerek kısa süre de tepeye ulaşabiliyorsunuz. Tepe ayrı bir güzellik. Farklı gelir,kültür,millet grupları tahta sandalyeler de yan yana oturup huşu için de çay yudumlar. Bir yanda turistler diğer yanda ev hanımları, öss stresiyle kendini dışarıya vurmuş öğrenciler, hatta gelin ve damat (bir gelin niye çay içmeye gelir? yurdum insanı her gelini niye hep birlikte alkışlar? Gidilebilecek mekan kalmamış mıdır? Bir de bunun Taksim versiyonu var:)

Tepeye ulaştığınız da hiç başka mekanlara bakınmayın. Tepeye turitsler için büyük yatırımlar da yapılmış. Osmanlı Mimarisine sahip yeni, şık mekanlar da hizmet veriyor. Benim favori mekanım şu eski Türk filmlerinde de sıklıkla gördüğümüz yer oluyor. Tek geçtiğim yer o en önde olan tahta masa ve sandalyeli mekana oturun. Tamam boş yer yok. Siz de benim ve bir çoklarının yaptığı gibi sotaya yatıp kalkabilecek insanları göz hapsinde tutun. Sonra atak bir hamleyle ömrü hayatınız da içtiğiniz en güzel çayları için. Abartmıyorum 6 tane içtik. Aşağıdayken fırından (ki sizde alın yada evden yapıp getirin) aldığımız simit-karper peynir-enfes çay-güzel manzara-püfür püfür esen rüzgar eşliğin de kafanızdaki tüm düşüncelerden kurtulun.

*Bak şimdi Asortiğin yorumuyla karlı bir kış günü gidişimizi hatırladım. Şu güzelliği bir de beyaz pamuk parçalarını andıran kar yağışıyla hayal edin. Donana kadar içeri girmemiştim.


*Resimler cep telf. çekilmesine rağmen o mesafeden gayet iyi çıkmış. Nokia 6500 Slide, yeni telf. modeli arayışı içinde olanlara tavsiye edilir.


*Birde unutmadan geçenler de okuyup bu yazına çok gülmüştüm. Bloglar da benzer duygu ve düşüncelerle karşılaşınca acayip eğleniyorum. Her yeni postunla beni eğlendirdiğin için tşkler. Mutlu Yıllar Vintage!

Salı, Haziran 02, 2009

02.06

Garip, entresan,acayip.... AMA BİTİNCE ÇOK SEVİYORSUN!
Neresinden yakaladı? Ne yaptı? bilmiyorum (aslında biliyorum) ama çok fena içimi acıttı bu film...
İlişkilerimde ki hiç kimseyi silmek istemediğime karar verdim.
Peki ya sizler, böyle bir teknolojiyi kullanmak ister miydiniz?

*Filmin sonunda çalan parçayı bileniniz var mı? Duyanların, bilenlerin haber vermeleri önemle rica olunur...

*Bu yazımın ortaya çıkmasının sebebi Beck'in güzel yorumudur.